26. Basamak 5. Safha Ululelbab Makamı Nefsin Allah'a Teslimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26. Basamak 5. Safha Ululelbab Makamı Nefsin Allah'a Teslimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2016 Çarşamba

26. BASAMAK – 5. SAFHA; ULUL’ELBAB MAKAMI – NEFSİN ALLAH’A TESLİMİ

26. BASAMAK – 5. SAFHA;
ULUL’ELBAB MAKAMI – NEFSİN ALLAH’A TESLİMİ

“Dikkat Edin Vücutta Bir Et Parçası Vardır ki O İyi Olduğunda Vücudun Tamamı İyi Olur. O Bozulduğu Zaman Vücudun Tamamı Bozulur. Haberiniz Olsun O Kalptir.”


Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: “Dikkat edin vücutta bir et parçası vardır ki o iyi olduğunda vücudun tamamı iyi olur. O bozulduğu zaman vücudun tamamı bozulur. Haberiniz olsun o kalptir.” (K: Müslim, II, 1219 vd.)
En şerefli varlık olan insan nelerden müteşekkildir? 3 vücudumuz, aynı zamanda bir de cüz’i irademiz (serbest irademiz) vardır. Hadîs-i şerifte konu olan kalp, fizik vücudumuzun kalbi midir? Hayır. Fizik vücudumuzun kalbi, temiz kanı vücuda pompalayan ve kirli kanı çeken iki özelliği vardır. Atardamarla temiz kanı vücuda dağıtır. Toplardamarla da kirli kanı çeker ve devamlı olarak hayatımız için gerekli olan kanı temizlemek suretiyle görevini yerine getirir. Hadîste konu olan kalp, ruhun kalbi de değildir. Çünkü ruhun kalbinin bozulması söz konusu değildir. Ruhun kalbi tamamen hasletlerden müteşekkildir. Öyleyse hadîs-i şerifte söz konusu olan kalp nefsimizin manevî kalbidir.

ü  Nefsin Manevî Kalbi Nurlarla Dolarsa, Fizik Vücudun Bütün Azaları Allah İçin Olur

Nefsimizin manevî kalbi iyi olur, tamamen nurlarla dolar ve daimî zikre ulaşırsa, vücudun bütün azaları artık Allah içindir. Fakat vücutta olan nefsimizin manevî kalbi tab edilirse, bir daha açılmayacak duruma gelirse, o zaman vücudun hepsi bütünüyle gider. Öyleyse kalbin bütünüyle ıslah olması, Allahû Tealâ’nın bütün emirlerine itaat etmesi ve yasak ettiği fiilleri işlememesi için bize düşen görev nedir?
Herkes başlangıç noktasında dalâlettedir ve devamlı olarak nefsinin emirlerini yerine getiren bir muhtevaya sahiptir. Ruh, Allah’ın vücuttaki temsilcisidir ve fizik vücuda devamlı olarak Allah'ın emirlerini ulaştırmaktadır. Nefsin manevî kalbinde ise kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet, nankörlük, gıybet, zan, iptilâlar, vefasızlık, mürayilik, fitne ve fesat olmak üzere 19 tane hastalık vardır. Dış düşman olan iblis bu 19 tane hastalığa başlangıç noktasında %100 tesir edebilir. Nefs taleplerini fizik vücuda yaptırmak için devamlı olarak akla ulaşır. Ruh da Allah'ın emirleriyle akla ulaşır. Sonuçta akıl hangi ortamda şuurlanmışsa onun gereğini yerine getirecektir.
     Başlangıç noktasında herkes nefsinin emirlerine tâbîdir. Allahû Tealâ en şerefli varlık olarak yarattığı insanı, ahiret ve dünya saadetine ulaştırmak için, katından bütün emirlerini muhtevasına alan ve yasakların hepsini içeren kitaplar ve bu kitapları öğreten resûller gönderir.
     Her devirde yaşayan insanların içerisinde Devrin İmamı mutlaka vardır. Nebîlerin yaşadığı dönemde asâleten Devrin İmamı Allah'ın peygamberidir, nebîlerin olmadığı dönemlerde ise Allahû Tealâ vazifeli kıldığı resûllerinin arasından bir tanesini vekâleten Devrin İmamı olarak seçer. Allahû Tealâ bu resûlleri beş tane görevle vazifeli kılmıştır. Birinci görev âyetleri tilâvet etmek, âyetleri açıklamaktır. Âyetlerin açıklanmasında en önemli faktör, Allah'ın bize üfürdüğü ruh emanetinin hayattayken sahibi olan Allah'a ulaştırılması, teslim edilmesidir. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman Rabbimizin bu istikamette açıkça uyarıları vardır.

30/RÛM-8: E ve lem yetefekkerû fî enfusihim, mâ halakallâhus semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı ve ecelin musemmâ(musemmen) ve inne kesîran minen nâsi bi likâi rabbihim le kâfirûn(kâfirûne).
Onlar, kendi nefsleri hakkında tefekkür etmiyorlar mı (düşünmüyorlar mı)? Allah gökleri ve yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre ile yarattı. Ve muhakkak ki insanların çoğu, Rab’lerine mülâki olmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) inkâr edenlerdir.

13/RA'D-2: Allâhullezî refeas semavâti bi gayri amedin terevnehâ summestevâ alel arşı ve sehhareş şemse vel kamer(kamere), kullun yecrî li ecelin musemmâ(musemmen), yudebbirul emre yufassılul âyâti leallekum bi likâi rabbikum tûkınûn(tûkınûne).
Görmekte olduğunuz semaları (gök katlarını) direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra arşa istiva etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri düzenleyip idare eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece Rabbinize mülâki olmaya (ölmeden evvel ruhunuzu Allah’a ulaştırmaya) yakîn hasıl edersiniz.

     İster devrin imamı olsun, ister kavim resûlü olsun, ister Allah'ın irşadla vazifeli kıldığı birisi olsun, birinci görev olan âyetlerin tilavetinden murat, onların dünya hayatını yaşarken Allah'a mülâki olmaya yakîn hasıl etmeleridir.

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).
Nitekim size içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki; âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

ü  Kalbi Tab Edilen Kişi Yaşayan Bir Ölüdür

Herkes tebliğe muhatap olur ve herkese mutlaka Allah'ın âyetleri okunur. Kendisine tebliğ yapılan kişi Allah'a ulaşmayı dilemezse, Allahû Tealâ hassalarına engeller koyar. Eğer irşad kademesini yalanlarsa, karşı çıkarsa o zaman da Allahû Tealâ uzuvlarına engeller koyar. Bunun mânâsı kalp ifratta yani bozuk olur ve vücudun diğer azalarının da kalbe tâbî olması sebebiyle tamamı ile Allah yolunda değildir. Bu kalp hadîs-i şerifin muhtevasına göre bozulmuştur, hastadır. Allahû Tealâ ister hassalara, ister uzuvlarına engeller koysun her iki durumda da vücudun tamamı bozulur. Her iki halde de kalp artık ölü vaziyettedir, faal halde değildir. Ama fizik beden, kendine has bir takım ibadetleri yerine getirir. Böylesi bir kalbin sahibi olan insan namaz kılar. Allahû Tealâ, böylesi bir kalbin sahibi olan insanın namaz kıldığından bahsetmiş mi? Elbette.

107/MÂÛN-4: Fe veylun lil musallîn(musallîne).
İşte o namaz kılanlara yazıklar olsun.
107/MÂÛN-5: Ellezîne hum an salâtihim sâhûn(sâhûne).
Onlar ki, namazlarından gâfil olanlardır.

     Bu âyetlerde namaz kılanlar kıldıkları namazın idrakinde değiller. Neden? Namaz kılıyorlar ama o namazda kalp yoktur. Kalp o namaza dahil değildir. Çünkü o namazı Allah'a ulaşma dileğiyle yerine getirmemektedir. Kalp tamamen bozuk durumdadır. Kalbin bozulduğu bir muhtevada vücudun diğer azaları da kendisine düşeni yapamaz. Çünkü vücudun diğer azaları kalbe göre hareket eder.
Bir de fesat çıkaranlar vardır. Kişi kendisi hidayette olmadığı gibi başkalarının da hidayetine mani olursa, Allahû Tealâ o kişinin kalbini yeryüzünde fesat çıkarması sebebiyle tab eder. Kalpleri tamamen bir daha dönülmeyecek bir noktaya ulaşmış olan insanlardır.

ü  Tedebbür, Tefekkür, Tezekkür

Allahû Tealâ Muhammed Suresinin 24. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

47/MUHAMMED-24: E fe lâ yetedebberûnel kur’âne em alâ kulûbin akfâluhâ.
Hâlâ Kur’ân’ı tefekkür etmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?

Tefekkür; fikir îmâl etmek, aklın standartları içerisinde bir sonuca ulaşmaktır. Tezekkür; tefekkürün bittiği noktada Allah'ın yardımıyla yeni bir ufkun açılmasını ifade eder. Tedebbür ise tedbir almaktan gelir. Allah'ın emrini yerine getirmektir. İşte eğer birisi tedebbür ve tefekkür etmiyorsa, tedbir almıyorsa, Allah'ın emrini yerine getirmiyorsa o zaman onun kalbi kilitlidir. O kalp tab edilmiştir. O kalp hastadır, bozuktur. Kalbin şifaya kavuşması ve hastalıklarından kurtulması için ne lâzımdır? Allahû Tealâ, bu sualin cevabını Yûnus Suresinin 57. âyet-i kerimesinde şöyle veriyor:

10/YÛNUS-57: Yâ eyyuhen nâsu kad câetkum mev'ızatun min rabbikum ve şifâun limâ fîs sudûri ve huden ve rahmetun lil mu'minîn(mu'minîne).
Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.

Kur’ân-ı Kerim öğüttür, şifadır, hidayettir ve rahmettir. Kişi Allah'a ulaşmayı dileyip mürşidine ihsanla tâbî olduktan sonra zikirle nefs tezkiyesine, ıslah-ı nefse başladığı taktirde kalpteki hastalıklar şifaya kavuşur.

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Allahû Tealâ bu talebi o kişinin kalbinde görürse, o zaman hemen harekete geçer. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Allahû Tealâ sizin bedenlerinize, suretlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize ve o kalplerdeki niyetlerinize tâbî olarak işlediğiniz amellere bakar.”
Öyleyse Allahû Tealâ’nın devamlı olarak insanda nazar ettiği yer kalptir. Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği taktirde Allahû Tealâ ona 7 tane furkan verir, bahsettiğimiz tüm engelleri kaldırır ve ard arda ihsanlarını ulaştırır. %2’lik rahmet nuru kalpte yerleşince kişi huşû sahibi olur ve Allahû Tealâ, ona mürşidini gösterir. Akabinde ihsanla mürşidine tâbî olan bir insan, Allah'tan 7 ni’met alır ve Allahû Tealâ vasıta emirleri kendisine sevdirir. En üst seviyede severek yerine getirdiği vasıta emir zikirdir.
Nefsin manevî kalbinde başlangıç noktasında afetlerden kaynaklanan zifirî bir karanlık vardır. Bozuk olan kalbin ıslahı için nefs tezkiyesi söz konusudur. Nefs şerrin odağı, zulmün kaynağıdır. Çünkü bütün şer talepler nefsin afetlerinden kaynaklanır. Zikirle günbegün kalbimiz nurlanır, aydınlanır, Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye kademelerini bir bir geçerken buna paralel olarak emanet olan ruh da 7 tane gök katında yükselir ve Allah'ın Zat’ına ulaşır. Fizik vücut ise Allah'a kul olur. Nefs de tezkiye olur. Nefsin tezkiye olması nefsin manevî kalbinin %51 nurlanması demektir. Bu aynı zamanda dünya saadetinin yarı yarıya gerçekleşmesi anlamına gelir. Dünya saadetinin tamamı ise nefsin tasfiyesi yani kalbin tamamen afetlerden temizlenmesiyle gerçekleşir. Kişi zikrini arttırarak önce fizik vücut teslimini, sonra da daimî zikre ulaşarak nefsin teslimini gerçekleştirir.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.

Daimî zikre ulaşan kişinin kalbi afetlerden temizlenir, nefsinin kalbi %100 aydınlanır. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifinde ne buyuruyor: “İyi bilin ki kalp afetlerden salim olmadıkça kişi şerden emin olamaz.” Afetlerden salim olabilmesi için kalbin afetlerden tamamen temizlenmesi lâzımdır. Neyle temizlenir? Daimî zikirle. O zaman daimî zikirde olan bir insan şerden emindir. Çünkü şeytan nefsin afetlerine, karanlıklarına tesir edebilir ama afetler yoktur. Bu afetlerin yerine ruhtaki hasletler, fazilet olarak gelmiş yerleşmiştir. Kişi 19 tane faziletin sahibi olmuştur. Şeytan faziletlere pençelerini geçiremez.
     O zaman otomatikman hadîs-i şerifin manasına varıyoruz. “Dikkat edin vücutta bir et parçası vardır ki o iyi olduğunda vücudun tamamı iyi olur. O bozulduğu zaman da vücudun tamamı bozulur. Haberiniz olsun ki o kalptir.” Kişi daimî zikirle şeytana açılan füccur kapısını ilelebet kapatır, takva kapısı ise devamlı açık kalacaktır. Açık olan kapıdan kişinin kalbi Allah tarafından devamlı beslenir, faziletlerle donanan bir insan sadece faziletlerin gereği olan davranışları sergiler. O noktadan itibaren sonsuz bir huzur ve mutluluk içerisinde hayatına devam eder.
     Resûlullah (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.” Gözleri uyuyan, kalbi uyumayan Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, kalbinin tamamen nurla dolu olduğunu daimî zikirde olduğunu beyan ediyor. Bir başka hadîs-i şerifinde ise şöyle buyuruyor: “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden iyidir. Daimî zikre ulaşan hikmet sahibi âlim olmuştur.
Öyleyse âyetler ve hadîsleri birlikte mütâlea ettiğimiz zaman net bir tabloyla karşılaşıyoruz. Hadîs bize çok önemli bir hedefi gösteriyor. O hedef daimî zikir hedefidir. Kalbin tamamen ıslah olmasıdır. Kalbin tamamen tasfiye olmasıdır ve vücudun azalarının hepsinin Allah için görev yapmasıdır.



26. BASAMAK – 5. SAFHA; ULUL’ELBAB MAKAMI – NEFSİN ALLAH’A TESLİMİ

26. BASAMAK – 5. SAFHA;
ULUL’ELBAB MAKAMI – NEFSİN ALLAH’A TESLİMİ

Kim Bir Yerde Oturur, Orada Zikretmezse; Zikretmeden Kalkar İse, Allah’tan Ona Bir Noksanlık Vardır. Kim Bir Yere Yatar, Orada Allah’ı Zikretmezse Ona Allah’tan Bir Noksanlık Vardır. Kim Bir Müddet Yürür ve Bu Esnada Allah’ı Zikretmezse Allah’tan Ona Bir Noksanlık Vardır.”


Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)  bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Kim bir yere oturur orada zikretmezse, zikretmeden kalkar ise Allah’tan ona bir noksanlık vardır.  Kim bir yere yatar, orada Allah’ı zikretmezse ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnada Allahû Tealâ’yı zikretmezse Allah’tan ona bir noksanlık vardır.” (K: Ebu Davud- No:2319), (K: Ebû Dâvud, Edeb 31, 107, hadis no: 4856, 5059)
Sözü geçen hadîsimizi Kur’ân âyetleriyle karşılaştırdığımız zaman Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesiyle birebir bir illiyet rabıtası içerisindedir.

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alel mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz “ olmuştur.

Üç hâlin üçünde de Allahû Tealâ zikri bize farz kılmış; “otururken zikredin, ayaktayken zikredin, yan üstü yatarken zikredin”. İnsan için bir dördüncü hâl mevcut değildir. Öyleyse 24 saat zikretmek farzdır.
Âyet-i kerimede “Otururken Allah’ı zikredin.” buyuruluyor. Hadîste ise “Kim bir yere oturduğunda Allah’ı zikretmezse Allah’tan ona bir noksanlık vardır.” deniyor. Daimî zikir bize farz kılınmasına rağmen bu farzı kişi yerine getirmediği taktirde, kişi oturduğu yerde Allahû Tealâ’yı zikretmiyorsa o zaman zikretmediği her saniye için derecat kaybeder. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz hadîste bunu bir noksanlık olarak tarif etmiştir.
Yatarken ve yürürken de Allahû Tealâ zikri farz kıldığı için, yatarken ve yürürken zikretmeyen kişi derecat kaybındadır: “Kim bir yere yatar orada Allah’ı zikretmezse ona yine bir noksanlık vardır, derecat kaybeder. Kim bir müddet yürür o esnada Allah’ı zikretmezse Allah’tan ona yine bir noksanlık vardır, yine derecat kaybeder.” Yani hadîs-i şerif Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesiyle bire bir örtüşmektedir.

29/ANKEBÛT-45: Utlu mâ ûhıye ileyke minel kitâbi ve ekımıs salât(salâte), innes salâte tenhâ anil fahşâi vel munker(munkeri), ve le zikrullâhi ekber(ekberu), vallâhu ya’lemu mâ tasneûn(tasneûne).
Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.

Günümüz İslâm tatbikatına baktığımız zaman diyorlar ki; “Biz de Kur’ân okuyoruz, zikrediyoruz.” Gerçekten Kur’ân-ı Kerim tilâveti Ankebût-45’te belirtildiği gibi bir zikirdir. Allah’ın tayin etiği mürşidi hacet namazıyla Allah’tan sormamız da bir zikirdir. Ama zikirlerin sultanı “Allah” isminin tekrarı ile yapılan kalp zikridir.

20/TÂHÂ-14: İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa’budnî ve ekımis salâte li zikrî.
Muhakkak ki Ben, Ben Allah’ım. Benden başka İlâh yoktur. Öyleyse Bana kul ol ve Beni zikretmek için namazı ikame et!

Ne Kur’ân tilâvetindeki zikir ne de namazdaki zikir hiçbir zaman daimî hüviyette değildir. Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesine baktığımız zaman “namaz mü’minler üzerine vakitleri belli bir farzdır” buyurulmaktadır. Yani maksimum 7 vakit namaz kılabilirsiniz. Ölçüyü Allahû Tealâ belirlemiştir, üstüne-altına taşmak mümkün değildir. Nereden biliyoruz? Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in döneminde Arap bedevilerden bir grup İslâm’ı öğrenmek üzere geliyorlar. Ama o sırada Resûlullah’ı göremiyorlar. Sahâbeden öğrendikleri İslâm’la öyle kararlar alıyorlar ki, birisi “ben devamlı namaz kılacağım” diyor, öbürü “ben hiç evlenmeyeceğim” diyor, bir diğeri “ben devamlı oruç tutacağım” diyor ve bunlar ayrıldıklarında sahâbe Resûlullah’a durumu aktarıyorlar. Resûlullah diyor ki: “Hemen! Onlara koşun, onları bana getirin” ve onlara diyor ki: “Allah’a en yakın olan Allah’ın peygamberi benim ama hiç sizin yaptığınız gibi devamlı oruç tutmuyorum, devamlı oruç tutan oruç tutmamış gibidir. Ben sizin söylediğiniz gibi hiç evlenmeyeceğim demiyorum. Evlilik benim sünnetimdir. Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir. Ben sizin gibi daimî namaz kılmıyorum. Allahû Tealâ’nın ön gördüğü namaz 7 vakit namaz onu kılıyorum. Dolayısıyla hadleri aşmayın. Sünnete uymanız sizi çok daha fazla Allah’a yaklaştırır.”
Neden daimî zikir farz? Çünkü Allahû Tealâ’nın bizler için seçtiği hanif dîni, Arapça adıyla İslâm 7 safhadan oluşur. Bu 7 safhanın 7’sini de her noktada geçebilmek, irade tesliminden sonra Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınabilmek zikirle mümkündür.

ü  Zikir Niçin Önemlidir?

Kur’ân âyetleri tilâvetine baktığımız zaman zikirdir ve bu tilâveti gerçekleştiren Allah’ın resûlüdür. Allah resûlünün birinci görevi zikirdir. Kur’ân âyetlerinin tilâveti ile gerçekleşen bir zikirdir. İslâm’ın 1. safhası Kur’ân âyetlerinin tilâvetiyle gerçekleşen bir zikirdir. İslâm’ın 2. safhası mürşide tâbiiyet Hacet Namazı ile gerçekleşen bir zikirdir; hacet namazıyla gereken zikri yapmadığımız taktirde huşûya ulaşamayız. Huşûya ulaşmazsak, hacet namazı (namaz bir zikirdir) kıldığımız taktirde Allahû Tealâ’nın bize mürşid göstermesi mümkün değildir. İslâm’ın 3. safhası olan nefs tezkiyesi Allah isminin kalpte tekrarıyla gerçekleşen bir zikirdir.
Kısacası Allahû Tealâ’nın farz kıldığı hanif dîni Arapça adı ile İslâm’ı zikirsiz yaşamak mümkün değildir, ondan sonraki safhalar zaten Allah isminin tekrarı ile olan zikirle devamlı olarak devam eder ve irade tesliminden sonra ise bu zikir yerini tesbihe terk eder. Cüz’î irade kontrolü dışında yapılan zikirlere tesbih denir. Kişi iradesini Allah’a teslim ettiği zaman, önceden iradesiyle yaptığı Allah isminin tekrarı gayri iradî olarak gerçekleşen bir olay olur ve artık küllî irâde kontrolünde gerçekleşir, eğer kişi kavim resûlü veya nebî ise o da İlahî İrade’nin kontrolünde zikrini gerçekleştirmektedir. O halde zikirsiz dîni yaşamak mümkün değildir ve Allahû Tealâ daimî zikri farz kılmıştır.
  Resûl Kur’ân’ı tilâvet ettiği zaman ona karşı çıkanlar için Kur’ân tilâveti bir zikir değildir. Tilâvete karşı çıkanlar için hacet namazıyla mürşidi Allah’tan sormak da bir zikir değildir. Âyetlerin tilâvetiyle yapılan zikir hedefine ulaşmadığı taktirde Allahû Tealâ Rahmân esmasıyla tecelli etmez. Eğer tebliğle (âyetlerin tilâvetiyle) yapılan zikre ilgisiz kalmışsa o zaman Allahû Tealâ ona engeller koyuyor. Eğer tebliğe ilgisiz kalmanın ötesinde tebliğciyi yalanlarsa ‘mürşit yoktur’ derse bu kez Allahû Tealâ uzuvlarına da engeller koyuyor. Eğer tebliğciye karşı isyan ederse o zaman da Allahû Tealâ kalbi tab ediyor. Çünkü zikrin mahallî kalptir.

13/RA'D-28: Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb(kulûbu).
Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

Âmenû olmuşlar, yani Allah’a ulaşmayı dilemişler. Ve kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olmuştur. Zikrin mahallî nefsin manevî kalbidir.

7/A'RÂF-205: Vezkur rabbeke fî nefsike tedarruan ve hîfeten ve dûnel cehri minel kavli bil guduvvi vel âsâli ve lâ tekun minel gâfilîn(gâfilîne).
Ve sabah ve akşam vakitlerinde Rabbini kendi kendine, korkarak ve yalvararak, sözün sesli olmayanı ile zikret. Ve gâfillerden olma.

Bir cehrî zikir bir de hafî zikir vardır. Allahû Tealâ âyet-i kerimede hafî zikir yapmamızı emrediyor. Âyetleri birleştirdiğimiz zaman ise zikrin Allah’ın ismiyle gerçekleşmesi gerektiğini de Muzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi bize bildiriyor.

73/MUZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

Öyleyse Kur’ân tilâveti ile hiç kimse daimî zikre ulaşamaz. Namaz zikriyle de hiç kimse daimî zikre ulaşamaz. Ama insan hayatta kaldığı süre içerisinde kalbi atar ve kalbimizin ritmik atışlarına paralel iç sesimizle, yani kalbimizin sesiyle Allah ismini tekrar etmemizi Allahû Tealâ farz kılmıştır. Bunu daimî yaptığımız taktirde daimî zikre ulaşmışızdır. Ancak daimî zikirle, nefsimizi Allah’a teslim edebiliriz. Allahû Tealâ biz insanlardan hayattayken ruhen Allah’a ulaşmayı dilememizi ister ve bizler bu dileğin sahibi olduğumuz takdirde ulaştırma işlemini gerçekleştirecek olan Allah’tır. Rabbimiz sadece bir tek dileğimize bakar. Allahû Tealâ zahirî âleme ait olan fizik vücudumuzu da teslim etmemizi istemektedir. Bunu da Rabbimiz zikre bağlamıştır. Hem de 18 saat zikre. Allahû Tealâ nefsimizin teslimini ise daimî zikre bağlamıştır. Üç teslimin üçünde de görüyoruz ki zikir, çok çok zikir ve de daimî zikir vardır. Ondan sonra irade teslimiyle kişi zaten artık zikrin ötesine yani tesbihe geçer.
Ama gelin görün ki günümüz İslâm tatbikatında zikir yoktur. Âyetlerin tilavetiyle yapılan birinci çeşit zikir yoktur. Çünkü günümüz dîn öğretisinde dünya hayatını yaşarken insan ruhunun Allah’a ulaşması olan hidayet öğretilmiyor, öğrenilmiyor. Öğrenilmediği için öğretilmiyor, öğretilmediği için de geleneksel dîn tatbikatı içerisinde Allah’a ulaşmayı dilemek yoktur. Dilemeyince de Allahû Tealâ Rahmân esmasıyla tecelli etmez, onlara furkanları vermez. Furkanları vermediğine göre tersi işlem söz konusudur yani hassalarına engeller koyar, uzuvlarına engeller koyar, bu insanlar o zaman sağır, dilsiz ve kördürler.
Sağır, dilsiz ve kör olan bu insanlar Kur’ân âyetlerini tilâvet ettiklerinde acaba durum nedir? Kur’ân kursaklarından geçmez. Yani onlar işitemezler.
Kur’ân âyetlerini bir kimse kapsam ve muhteva olarak asla değiştiremez. Kur’ân’ı Kerim’e kimse ne bir âyet ilave edebilir, ne de O’ndan bir âyeti çıkartabilir. Allah’ın koruması altındadır.

15/HİCR-9: İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn(hâfizûne).
Muhakkak ki; zikri (Kur'ân-ı Kerim’i) Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.

Ama insanlar Kur’ân âyetlerinde Allah’ın vermek istediği mesajı kendi yorumlarıyla değiştirebilirler. Bugün geleneksel dîn tatbikatında Kur’ân’da mevcut olmasına rağmen birçok kavram tatbikattan çıkartılmıştır. Ve bugün dînde olmamasına rağmen insanların sonradan kendi zanları ile dîne ilave ettikleri birçok bi’dat vardır. Kur’ân kursaklarından geçmeyen insanlar, Kur’ân’a ilaveler yapmamışlar ama bu insanlara iblisin negatif tesirlerle yazdırdığı dîn kitaplarındaki birçok zanlar sayesinde, hakkı batılla karıştırmışlar ve Kur’ân’ı Kerim’e aykırı, yanlış yorumlar yaparak âyetleri gizlemektedirler, ketmetmektedirler.

2/BAKARA-42: Ve lâ telbisûl hakka bil bâtılı ve tektumûl hakka ve entum ta’lemûn(ta’lemûne).
Ve hakkı bâtıl ile karıştırmayın (örtmeyin) ve hakkı gizlemeyin. Ve (çünkü) siz biliyorsunuz.

 Bunları yapan kişiler, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının dilemesine de mani olan insanlardır. Dîni öğreten ve Kur’ân’ı Kerim kursaklarından geçmeyen insanlardır. Bunun için de âyetlerden gâfillerdir. Halbuki dîn demek âyetleri, Kur’ân’ı Kerim’i yaşamak demektir. Ama kendilerine Kur’ân’dan dîn öğretilmediği için ve onlar insanların yazdığı kitaplardan dîn öğrendikleri için doğal olarak o öğrendikleri geleneksel dîn tatbikatını insanlara anlatıyorlar. Böylece ne dîn öğreticileri kurtuluşa ulaşabiliyor ne öğrettikleri insanlar onların öğrettikleriyle kurtuluşa ulaşabiliyorlar. Sonuç; herkes huzursuz ve mutsuz.
Ama fitnenin her tarafı sardığı, Kur’ân’ın rafa kaldırıldığı, Kur’ân’daki İslâm’ın yaşanmadığı bu dönemde Allahû Tealâ Resûl’ünü hidayetle gönderiyor ki o Resûl’ü içinde bulunduğumuz hidayet çağında Devrin İmamı Mehdi (A.S)’dır. O Allah’ın tasarrufunda Allah’tan aldığı öğretiyle kavramları bir bir asli yerlerine oturtur, Allah’ın verdiği mânâlar üzerine öğretir.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.AV)’in beyan ettiği gibi Kur’ân’ı Kerim bir lafzî mânâ ve 7 ruh üzere indirildi. Kur’ân’ı Kerim’in lafzî mânâsı mutlak surette kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesiyle gerçekleşir. Kişi tek başına kendi aklıyla bunu gerçekleştirebilir mi? Hayır.

17/İSRÂ-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.

Allahû Tealâ insanı yaratandır. İnsanı yaratan Rabbimiz insanı en iyi bilendir, ona verdiği hanif fıtratıyla tek başına hiçbir zaman hakikati elde edemeyeceğini bildiği için “Resûl göndermezsem azap etmem, kitap göndermezsem azap etmem.” buyuruyor. Dolayısıyla zahirî standartlar içinde Allahû Tealâ ni’metini, göndermiş olduğu şeriat kitabları ve bu şeriat kitaplarını açıklayan resûlleriyle kesinlikle tamamlıyor. Serbest irade sahibi insan ya resûlün tebliğine uyarak hidayeti diler, kurtuluşa ulaşır ya da Allah’a ulaşmayı dilemez. Dilemediği taktirde cezayı hak eder, dilediği taktirde Allahû Tealâ’nın mükâfatını kazanır.
İnsanoğlu Allah tarafından cüz’î irade (serbest irade) sahibi kılınmıştır. İnsan kendi iradesiyle huzur ve mutluluğunu hazırlar. Allah’a ulaşmayı diler, hidayeti diler ve hidayeti yaşar veya bunların hiçbirini dilemez ve bu dünyada huzursuz ve mutsuz yaşar, ölümden sonra gideceği yer de ahirette cehennem olacaktır. Bu insanlar etraflarındaki insanlara da rahat ve huzur vermezler. Osmanlı’da şöyle bir tabir vardır:
Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,
Çekti öldü gitti cihandan, dayansın ehl-i kubur.
Huzur ve mutluluğun yegâne adresi dîndir. Huzur ve mutluluğun yegâne kaynağı Kur’ân’dır, Allah’ın kitaplarıdır. Huzur ve mutluluğun yegâne adresi bu kitapları Allah’ın öğretisiyle bizlere açıklayan Allah’ın resûlüne tâbiiyettir, onlarla birlikte bir dîni hayatı yaşamaktır. Resûl tebliğe başladığı zaman, âyetleri tilâvet ettiği zaman, kişi resûlün tebliğine uyar da Allah’a ulaşmayı dilerse, istisnasız Allah’ın ona bir vaadi vardır. O kişinin ruhunu, Allah Kendisine mutlak surette ulaştırır. Allahû Tealâ söz vermiştir. Allah’ın katında söz değiştirilmez.

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Allah kişinin ruhunu Kendisine ulaştırırsa bunun karşılığı olan mükâfat 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısıdır, bu Allah’ın ikramıdır. Ama serbest irade sahibi kişi tebliğe muhatap olmasına rağmen eğer etrafındaki tagutî sistemlerle, cin ve insan şeytanlar tarafından kandırılıp kendi zanlarına tâbî olursa o zaman kendi hazin sonucunu kendisi eliyle hazırlar. Bu dünyada huzursuz ve mutsuzdur, âhirette de kesinlikle gideceği yer cehennemdir.
O zaman zikrettiğimiz hadîsin hükmüne varabilmek onu yaşayabilmek için ne yapmak lâzımdır? Evvel emirde âyetlerin kendisine tilâvetiyle, tebliğiyle o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzımdır. Dileyince Allahû Tealâ vaadi gereğince Rahmân esmasıyla tecelli eder. Bu ise, Allah’ın katından salâvâtla birlikte o kişinin kalbine rahmet nurunun ulaşması demektir. Bu nurların kalbe ulaşabilmesi için kalp şartlarının hazır olması gerekir. Kalp şartları şunlardır:
1.      Allahû Tealâ kalpteki ekinneti eğer varsa almıştır,
2.      Kalpteki fıkıh hassasının önünü açmıştır,
3.      Kalbe ihbatı koymuştur,
4.      Kalbi hidayete açmıştır,
5.      Kalbin kapısını Allah Kendisine çevirmiştir.
6.      Kalbe giden rahmetin yolunu açmıştır
Ve kişi zikir etmesi halinde salâvât taşıyıcı olarak Allah’ın katından rahmet nurunu o kişinin kalbine taşır ve rahmet %2’lik oranda kalbe yerleşir. Artık o kişi huşû sahibi olmuştur. Huşû sahiplerine Allahû Tealâ’nın verdiği bir garanti vardır. Hacet namazı kılmaları durumunda Allahû Tealâ onlara tayin ettiği mürşidi göstereceğini vaat etmiştir. Allah’ın vaadine ulaşan kişi tâbiiyetini gerçekleştirdiği an Allah ona ni’metler ihsan eder, ona vasıta emirlerini sevdirir ve verdiği garanti gereğince çok kısa sürede kişinin ruhunu Kendisine ulaştırır. Ayrıca ruh teslimine ulaşan kişiye 3. kat cenneti ve dünya saadetinin yarısını Allah ikram eder. Bu noktadan sonraki teslimler Allah’ın garantisinde değildir ve Allahû Tealâ “Fizik vücut teslimine ulaşmak istiyorsan karar yine senin. Ama bu noktadan itibaren artık benim garantimde değil. Liyakat ve ihsan kanunu gereğince, ne kadar gayret o kadar himmet veya aksi o kadar hüsran olacak, ona göre ayağını denk al, ona göre zikrini arttır” diyor.

ü  Fizik Vücut Teslimi İçin Gereken Zikir

Fizik vücut teslimini gerçekleştirmek isteyen kişinin, o dileğin sahibi olması lâzımdır. Ama kendi iç dünyasında bir şeyi daha sonuçlandırması lâzımdır ki o da “ben kalben talep ettim, Allah verdiği sözü yerine getirdi yani Allahû Tealâ’nın benim için yaptıkları bundan sonra da yapacaklarının teminatıdır” demesidir. O kişi fizik vücud teslimini gerçekleştirmek istediği zaman Allahû Tealâ’yı kendisine vekil tayin eder. Bu noktadan itibaren yapması gereken şey günbegün zikrini artırmaktır. Çok zikir fizik vücud teslimi için yetmez; çok çok zikir yapması lâzımdır. Çok çok zikrin mânâsı 18 saatlik zikirdir. Ve 18 saatlik zikirle o kişinin kalbine ulaşan nur miktarı %91’dir, kişi bu nurlanma ile fizik vücudunu Allah’a teslim eder.
Fizik vücut başlangıç noktasında ahsen değildir. Ama %91’lik nurla kişinin kalbinde aydınlanma oluştuğu zaman fizik vücut da o noktadan itibaren ahsen olur. Allah’ın bütün emirlerine itaat eden ve yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir yapıya sahip olur. Nefsi teslim olabildi mi? Hayır. Nefs de artık emanettir. Ancak daimî zikre ulaşınca nefs de teslim olacaktır. Nefs daimî zikre ulaşıldığı noktada Allah’ın bütün emirlerine itaat eden yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir yapıya sahip olur. Böylece 3 tane vücut da Allah’a teslim olmuştur. Ama bu sefer irade emanet olmuştur. Daimî zikre ulaşan bir insanın geri dönüşü mümkün değildir. Bahsettiğimiz hadîs-i şerifte de Resûlullah daimî zikri anlatmaktadır.
Nitekim bir başka hadîs-i şerifinde de Resûlullah şöyle buyuruyor: “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.” Bu hadîste Resûlullah kendisinin daimî zikirde olduğunu beyan ediyor. Yine daimî zikri beyan eden bir başka hadîs-i şerifi şöyle; “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden iyidir.”
Âlim kişinin uykudayken yapabileceği yegâne ibadet zikirdir. Cahil (Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi) de olsa olsa o da namaz kılar, namaz da bir zikirdir. Ama derecat açısından mukayese edilirse, Allah’a ulaşmayı dileyip mürşidine tâbî olan kişinin kazancı bir iyiliğe karşılık 1’e 700’dür. Zikrettiği her saniye 700 kat derecat kazanır. Mürşide ulaşmayan kişinin bir iyiliğe karşılık kazancı ise 1’e 10’dur. Öyleyse âlimin uykusunun cahilin ibadetinden derecat bakımından çok üstün olduğunu Resûlullah ifade ediyor.
Daimî zikir Kur’ân’daki âyetlerde, Resûlullah’ın hadîslerinde yer almasına rağmen, günümüz dîn tatbikatından kaldırılmışsa eksik bir dîn tatbikatıyla karşı karşıyayız demektir. Eksik dîn tatbikatından kurtulabilmek için kişinin İslâm’ın 5 şartına ilaveten, hidayetin giriş kapısı olan Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzımdır. Bu İslâm’ın 1. safhasıdır. Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği taktirde, eğer zikretmeye de başlarsa mutlak surette Allah onu mürşide ulaştırır. İslâm’ın diğer safhaları ise şu sırayla yaşanır:
2- Mürşide tâbiiyeti gerçekleştirmek
3- Ruhun Allah’a teslimi
4- Fizik vücud teslimi
5- Nefs teslimi
6- İrşada ulaşmak
7- İradenin teslimi
Böylece en alt seviyeden en zirve noktaya 7 safha 4 teslimi yaşamak suretiyle o kişi kâmil insan olur. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki; “Rabbim fizik vücudumu ahsen yarattığın gibi benim nefsimi de ahsen kıl.”
Yaratılış açısından insan en şerefli varlıktır. Ruh ahsendir. Fakat ahsen olmayan ve ahsen olmasını Allah’ın bizden istediği fizik vücut, nefs ve iradedir. Fizik vücut teslimiyle fizik vücut ahsen olur. Nefsin teslimiyle nefs ahsen olur. İradenin teslimiyle irade ahsen olur. Ve Allahû Tealâ bütün bunları Kur’ân’ı Kerim’de bir bir açıklamıştır.
Bizler için en güzel örnek olan Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve en güzide öğrencileri sahâbedir, onlar Âli İmrân Suresinin 119. âyet-i kerimesinde bizlere öğretildiği gibi Kitab’ın bütününe tâbî oldular:

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi kullih(kullihi), ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).                                                                         
İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca "biz îmân ettik" dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: "Öfkenizden ölün."Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.

Sevgili dîn öğreticileri, en güzel örnek olan Resûlullah’ın güzide sahâbeleri Kitab’ın bütününe tâbî oldularsa, onlar bizim için örnekse, o örneğe uyarak bizim de Kitab’ın bütününe tâbî olmamız lâzımdır. Ancak Kitab’ın bütününe tâbî olmanın yolu daimî zikirden geçer.


.Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.”
 Hz. Ayşe (R.A) şöyle dedi: “Resûlullah (S.A.V) Efendimiz ne Ramazan Ayı’nda, ne başka zamanda gece 11 rekâttan fazla namaz kılmazdı. Önce 4 rekât kılardı. Onların güzelliği ve huzuru anlatılacak gibi değildi. Sonra 4 rekât daha kılardı. Onların da güzelliği ve huzuru anlatılacak gibi değildi. Sonra 3 rekât daha kılardı.” Ben de: “Ya Resûlullah! Vitri kılmadan mı uyuyorsun?” diye sordum. Bunun üstüne şöyle buyurdu: “Ayşe, Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.” buyurmuştur.”
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu hadîs-i şerif ile bizlere; gözlerin uyurken kalbin uyumaması, yani kalbin zikirde olmasını işaret buyurmaktadır. Kalbin uykudayken zikirde olması ancak daimî zikir ile gerçekleşen bir olgudur.

ü  Âlimler Kimlerdir?


3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.
3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima ) Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna ) yaratmadın. Sen Subhan’sın, artık bizi ateşin azabından koru.”

İnsanoğlu için dördüncü bir hal mevcut değildir. İnsanoğlu, ya oturuyordur, ya ayaktadır ya da yan üstü yatıyordur. Üç halin üçünde de zikredebilen insan daimî zikire ulaşabilen insandır.
Nitekim Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) daimî zikire ulaşanlara “âlim” demiştir. Ve bir başka hadîs-i şerifinde: “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden iyidir.” buyurmuştur. Ancak aynı cinsten olan iki şeyin mukayesesi söz konusu olabilir. Eğer âlimin uykusu cahilin ibadeti ile karşılaştırılabiliyorsa o zaman, uyuyan âlimin de ibadet halinde olması söz konusudur. Uykudayken yapılabilen tek ibadet zikirdir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunu net olarak ifade etmiştir. Bir insanın bu standarta ulaşabilmesi ancak nefsini teslim etmesine bağlıdır.
İnsan ile Allah arasında, Allah’ın dizayn ettiği 28 basamaklık İslâm merdiveninin 1. basamağında olaylar vardır. 2. basamağında ise olayları yaşayan, olayları değerlendiren insanlar vardır. İnsan sosyal bir varlıktır. Eğer hidayeti dilememişse doğal olarak kalbinde %51’lik aydınlanma yoktur. Hidayeti dilemeyen insanlar, kalplerindeki karanlıklar sebebiyle, başkaları ile olan ilişkilerinde onlara zulmedip, onların da hidayetine mâni olurlar. Allahû Tealâ bu kişileri seçmez. Seçilmeyen kişiler dışında herkes seçilir. Seçilenlerden her kim, kalben Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ 3. basamakta dileyen kişiye 4. basamakta Rahmân esması ile mutlaka tecelli eder, onlara peş peşe furkanlar verir. Allah’tan 7 furkan alan bir insan akleden birisidir. Akabinde Allahû Tealâ Tegâbun Suresinin 11. âyet-i kerimesine göre o kişinin kalbine hidayetle ulaşır:

64/TEGÂBUN-11: Mâ asâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve men yu’min billâhi yehdi kalbehu, vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesinde zikredildiği gibi Allahû Tealâ o kişinin kalbini Kendisine çevirir:

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
 Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ o kişinin göğsünü şerh eder, yarar. Göğsünden kalbine rahmet yolu açar:

6/EN'ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
 Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.

 Böylece 6 tane kalp şartına sahip olan bir insan zikretmeye başlar. Zikir bir şifredir. “Allah” isminin tekrarıdır. Allah’ın katından, rahmet ve salâvâtı o kişinin göğsüne getirir. Salâvât bir taşıyıcıdır. Rahmet nûru Allah’ın katından göğse geldiği zaman, yol açılmışsa kalbe ulaşır. Kalbe giren rahmet miktarı kadar da karanlıklar azalır. Böylece o kişi huşû sahibi olur. Huşû sahibi olan insan, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazı kılarsa Allahû Tealâ ona mürşidini mutlaka gösterir. Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesinde bu ifade edilmektedir:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Öyleyse Allahû Tealâ, huşû sahibi olan bir insana mutlaka mürşidini gösterir. Kişi Allah’ın gösterdiği mürşidine tâbî olursa Allahû Tealâ’dan 7 tane ni’met alır.
1. ni’met: Devrin İmamı’nın ruhu o kişinin başının üzerine gelip yerleşir.
2. ni’met: Allah o kişinin kalbine îmânı yazar.
3. ni’met: Allah o kişinin günahlarını sevaba çevirir.
4. ni’met: Ruh vücudundan ayrılır, Sıratı Mustakîm’e ulaşır.
5. ni’met: Kişi ıslah edici amellere, nefs tezkiyesine başlar.
6. ni’met: Nefs tezkiyesine paralel kalpteki karanlıkların azalmasına karşın irade güçlenir.
7. ni’met: Fizik vücut güçlenir.

Böylece o kişi 7 tane furkan, 12 tane ihsan ve 7 tane ni’metle desteklendiği zaman vasıta emirleri severek yapar. Allahû Tealâ; Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiyye, Nefs-i Tezkiye kademelerinde o kişinin nefsini tezkiye eder. Tezkiye eden Allah’tır. Çünkü vasıta emirleri ona sevdiren Allah’tır.
 Nefs tezkiyesinin yegâne vasıtası zikirdir. Zikir, ibadetlerin sultanıdır. O kişi severek zikretmeye başlar. Ve severek zikrettiği için ruh da, nefs tezkiyesine paralel seyr-i sülûkla gök katlarında yükselir. 7. gök katında 7 âlemi geçtikten sonra Allah’ın Zat’ına ulaşır. Böylece kişi ermiş evliyadan olur, 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısına sahip olur.

ü  Başkasına Zulmetmeyen, Zulmü Affedenler Kimlerdir?

3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısına sahip olan bir insan, sosyal hayatta olan ilişkilerinde artık hidayete ermiştir, ermiş evliyadan olmuştur. Bu kişi, hidayeti dileyen birisidir. Hidayeti dileyen bir kişi artık başkalarının da hidayetine vesile olmaya çalışır. Bu hizmet onu, velâyet kademelerinde ilerletir.
Fenâ Kademesi’ni, Beka Kademesi’ni, Zühd Kademesi’ni ve Teslim Kademesi’ni birer birer geçer. Her tezkiye kademesinde aydınlanma %10 oranında artar. Fenâ Kademesi’nde %10, Beka Kademesi’nde %10, Zühd Kademesi’nde %10 ve Teslim Kademesi’nde %10’lukla kalbi %40 daha aydınlandığı zaman toplam %91 aydınlanma ile o kişi fizik vücudunu da Allah’a teslim eder. Böylece davranış biçimine baktığımız zaman ne kendisine ne de başkasına zulmetmediği gibi başkasının kendisine olan zulmünü de affeden birisidir. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 134. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-134: Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs(nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne).
Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever.

Ancak bu kişi henüz daimî zikire ulaşmamıştır, uykudayken de Allah’ı zikreden birisi değildir.

ü  Uykudayken Zikredenler Kimlerdir?

Resûlullah (S.A.V) gibi uykudayken de zikreden bir kişi olabilmesi için mutlaka nefsini de Allah’a teslim etmesi lâzımdır. O kişi, bundan sonra Ulûl’elbab Kademesi’ne ulaşır. Kişi, Ulûl’elbab kademesinde daimî zikirdedir. Daimî zikir ile kalbindeki %9 karanlığı da çok kısa zamanda temizler. Böylece kalp, 7 kademede müzeyyen olur. Kalbi 7 kademede müzeyyen olan bir insanın gözleri, yatakta uyur; ama kalbi uyumaz. O, devamlı olarak Allahû Tealâ’yı zikreden birisidir. Nitekim yatağına girerken zikir ile girer, sabahleyin kalktığı zaman da zikir ile uyanır. Zikir ile girip zikir ile uyandığı için gece boyunca hep ibadet halindedir. O sebeple Resûlullah (S.A.V) buyurmuştur: “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden iyidir.”
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ulaşmamızı istediği hedef, nefsin de Allah’a teslimidir. Bir insan, nefsi Allah’a teslim olduğunda dünya saadetinin %100’üne sahip olur.